Servet-i Fünun Dergisi

Fennin (Bilimin) Servetleri anlamına gelen bu dergi, adından da anlaşılacağı gibi başlangıç­ta bir bilim ve fen dergisidir. Dergiyi Recaizade Mahmut Ekrem’in öğrencisi olan Ahmet İhsan Tokgöz, 27 Mart 1891’de çıkarmaya başlar. Dergide Avrupa’da yapılan bilimsel çalışmalara, popüler fen ve sağlık bilgilerine yer verilir. Resimli olması ve yüksek kalite­de basılması, dergiyi diğerlerinden farklı kılan önemli bir özelliktir. Dergide ayrıca Ahmet İhsan, Fransızcadan tercüme ettiği roman­ları da yayımlar. Başlangıçta bu derginin edebiyatla tek ilgisi ya­yımladığı bu tercüme romanlar olmuştur.

Servet-i Fünûn dergisinin Türk edebiyatındaki asıl önemi, Recaîzâde Mahmut Ekrem’in farklı dergilerde yazan yenilikçi gençleri burada bir araya getirmesinden gelir. Ekrem Bey, öğ­rencisi Tevfik Fikret‘i 1896’da bu derginin yazı işleri müdürlüğüne getirilmesini sağlamış, böylece bu dergi tam anlamıyla bir sanat ve edebiyat dergisi hâline getirilmiştir.

Türk edebiyatının bu dönemine “Servet-i Fünûn Dönemi” den­mesi de yeni edebiyat hareketinin bu dergi çevresindeki yazarlar tarafından başlatılmasıyla ilgilidir.

Dergi, Hüseyin Cahit Yalçın’ın Lacombe adlı Fransız yazarın­dan çevirdiği “Edebiyat ve Hukuk” adlı makalesinde Fransız İhtilâli’nin sözü geçmesi nedeniyle 1901 yılında kapatılır. Dergi kapatılınca Edebiyat-ı Cedide hareketi de yavaşlar. Topluluktaki kimi sanatçılar ülke dışına çıkarak Genç Türkler’e katılır ve poli­tik eylemlerde bulunur. Hareketin önde gelen isimlerinden Tevik Fikret, Halit Ziya (Uşaklıgil) ve Cenap Şahabettin bir suskunluk dönemine girer ve II. Meşrutiyet’in ilanına kadar bu suskunlukla­rını sürdürürler.

Rübab, Türk Yurdu, Genç Kalemler ve Dergâh gibi dergilerde çok az da olsa zaman zaman yazılarını yayımlarlar.

Dönemin Siyasî Koşulları

I. Meşrutiyet’i ilan ederek meclis çalışmalarını başlatan Sultan II. Abdülhamit, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı (Tarihte 93 Harbi olarak bilinir.) bahane ederek meclisi fesheder, meşrutiyet yönetimini rafa kaldırır.

Ülke 1908 yılındaki II. Meşrutiyet’in ilanına kadar koyu baskılı bir mutlakiyetle yönetilir. Otuz yılı aşan bu döneme “İstibdat Döne­mi” denir. Bu dönemde Kanun-ı Esasi ve bütün özgürlükler askı­ya alınmış, meclis kapatılmıştır.

Dönemin padişahı II. Abdülhamit, Osmanlı Devleti’nin parçalan­masını önlemek ve devletin ömrünü uzat­mak amacıyla birtakım önlemler alıyor, hafiye örgütü kurarak her tür­lü hareketi öğrenmeye ve bunu önlemeye çalışıyordu. Osmanlı­cılık görüşü yerine İslamcılık görüşünü tam anlamıyla yerleştirip Müslüman halkları “halife” etrafında birleştirmeye çalışıyordu. Diğer taraftan da Osmanlı bünyesindeki azınlıkları kışkırtan İngi­liz, Fransız ve Ruslara karşı bunların sömürgesinde yaşayan Müslümanları ayaklandırmak istiyordu.

II. Abdülhamit’in bu uygulamaları, zamanla daha baskıcı bir tutu­ma dönüşmüş, basın üzerinde büyük sansür uygulaması başla­mıştır. Padişah, ülkede huzuru bozabilecek her türlü hareket ve oluşuma şüpheyle bakan bir siyasî anlayış yaratmıştır. Devletin düzenini, imparatorluk sınırları içindeki halkların birliğini korumak için titiz ve dikkatli bir siyaset gütmüştür.

Devletin güvenliği için yapılan bu uygulamanın sanat ve edebi­yata birtakım olumsuz yansımaları olmuştur. Dönemin dergi ve gazeteleri, siyasî olaylardan bahsedemez, toplumsal olayları yansıtamaz duruma getirilmiştir.

Böyle bir ortamda toplumsal konulara ağırlık veren bir edebiyatın oluşması, hayata ve gerçeğe uyan bir edebiyat ortaya konması­nın bütün yolları kapanmıştır.

Bu koşullarda sanatçı ve edebiyatçılar yoğun bir karamsarlığa ve umutsuzluğa düşmüştür. Eserlerine de yılgınlık, hüzün, kaçıp kur­tulma isteği ve umutsuzluk gibi duygular hakim olmuştur.

Servet-i Fünûn topluluğunda yer alan sanatçıların büyük bölümü devrin olayları içinde kendi iç dünyalarına çekilmeyi, olup biten her şeyi kendi pencerelerinden görüp değerlendirmeyi tercih etmişlerdir.

Dönemin eserlerine bakıldığında bu siyasî ortamın yarattığı bu­nalım, çelişkiler ve sorunlar eserlerin özünü oluşturur.